|
ilknurbaba
|
 |
« : Mayıs 01, 2009, 12:03:53 ÖS » |
|
Çocuğumun Türkçe (Hırvatça, Sırpça, Boşnakça ...) öğrenmesini istemiyorum. En kısa zamanda Almanca öğrensin. Ayrıca ana dil dersine de gitmesi çocuğun Almanca öğrenmesini zorlaştırır.
„Çocuğumun Türkçe (Hırvatça, Sırpça, Boşnakça ...) öğrenmesini istemiyorum. En kısa zamanda Almanca öğrensin. Ayrıca ana dil dersine de gitmesi çocuğun Almanca öğrenmesini zorlaştırır.“ „Çocuk ana dilini zaten biliyor, öğrenmesine gerek yok ki. Evde zaten bu dili konuşuyoruz.“ „Yabancı çocukların aralarında kendi dillerini konuşmaları yasak edilmeli. Çünkü bu Almanca öğrenmelerini engelliyor.“ „Hırvatça (Türkçe, Sırpça, Boşnakça) gibi dilleri bilmenin çocuklara zaten bir yararı yok, onun yerine doğru dürüst Almanca ve İngilizce öğrensinler. Bu dillere ileride ihtiyaçları olacak.“ Bu tip sözleri bu ya da benzeri şekilde mutlaka daha önce duymuşsunuzdur. Tüm bu iddialar iki dilli olma ve bu durumun çocukların gelişmeleri üzerindeki etkileri ve ayrıca göçmen çocuklarının ana dillerinin değeri konusunda yürütülen fikirleri yansıtmaktadırlar. Aşağıda tatbiki dilbilimi ve dil öğrenme ile ilgili araştırmalar çerçevesinde iki dilli azınlık çocuklarındaki dilsel gelişmenin nasıl değerlendirildiğine ve bu durumun özellikle iki dil konuşan ve ana dilleri daha az bir prestije sahip olan bir azınlık dili olan göçmen çocuklarında nasıl olduğuna değinilecektir.
Anadilin dil öğrenmedeki rolü
Ana dilin ya da birinci dilin1 bir çocuğun dilsel gelişmesi ve okuldaki başarısı üzerinde merkezi bir rol oynadığı, en azından altmışlı yıllardan bu yana bilinen pedagojik bir gerçektir. O zamanlar yürütülen „dil bariyerleri konusundaki oturumlarda“ alt sosyal tabakalardan çocukların ve Almanca konuşulan ülkelerde ana dilleri bir diyalekt olan çocukların orta tabaka normlarına ve yüksek dile yönelik okullarda dezavantajlı oldukları saptanmıştır (bkz Bernstein 1970; Oevermann 1972). Nadir olarak görülen, çocuğun aynı anda iki dili öğrendiği „gerçek“ erken iki dillilik haricinde (örneğin anne ile babanın ana dillerinin farklı olması halinde), çocuk her durumda önce bu birinci dili öğrenmektedir. Burada birinci dilin öğrenilmesi doğumla başlamakta (ve hatta belki de doğumdan önce) ve ana gramer kavramlarının öğrenilmesi safhası çocukların çoğunluğunda okul çağına gelindiğinde tamamlanmış olmaktadır. İnsana özgü dil öğrenme yeteneğinin birinci dil öğrenilirken güncelleştirilmesi ve teşvik edilmesi, belirli bir dilsel ve kültürel dünyaya adapte olacak şekilde gelişme ikinci dillerin/yabancı dillerin öğrenilmesine temel teşkil etmektedir. Anadilin öğrenilmesi doğal olarak okula başlandığında sona ermez. Gramerin önemli bölümleri, kelime hazinesi ve imla kuralları okulun sağladığı topluma hazırlama çerçevesinde bütünleşir ve hatta bazı durumlarda bu bilgiler ancak okulda edinilir. Yani ana dilin öğrenilmesine okulda devam edilmesi gerekli olup, bu öğrenme süreci yarıda kesilmemelidir. Aksi taktirde sadece ana dile olan hakimiyet değil, bunun haricinde genel anlama yeteneklerinin gelişmesi de olumsuz şekilde etkilenir.
1 Primer sosyalizasyonun gerçekleştiği dil için farklı terimler kullanılmaktadır. „Ana dil“ veya „birinci dil“, „primer dil“ ya da bazen „aile dili“. Aşağıda tartışmalarda normal olarak kullanılan birinci dil terimi ana dil ile eş anlamda kullanılacaktır; L1 olarak da geçer.
Dilsel bir azınlığa bağlı çocuklarda ise bu duruma çok sık rastlanılmaktadır: Anadilin gelişimi çocuğun okula başlamasından itibaren ani bir şekilde yarıda kesilmektedir. L1 olarak isimlendirilen birinci dilin ilerletilmesi okulda hiç desteklenmemekte ya da yetersiz desteklenmektedir. Böylece çocuklar ikinci bir dilde ya da yabancı bir dilde okumayı ve yazmayı öğrenmekte, yani ana dilleri ve aile dilleri Boşnakça, Sırpça, Hırvatça, Arnavutça, Türkçe vb. olan çocuklar alfabeyi Almanca olarak öğrenmektedirler. Dolayısıyla okuma yazma öğrenme ve okul yoluyla topluma girme işlemlerinin, primer sosyalizasyon ve aile dilinde değil, ikinci dilde gerçekleşmesi, yani dilsel gelişmenin yarıda kesilmesi, dillerden hiç birinin tam olarak öğrenilememesine yol açmaktadır. Ortaya çıkan durum ise bir dereceye kadar tartışma konusu olan „yarı dil konuşma“, „çift taraflı yarı dil konuşma“, „semilingualizm“ gibi terimler ile tanımlanmaktadır (Skutnabb-Kangas 1983). Burada takılıp kalmış, tamamlanmamış bir dilsel sosyalizasyon söz konusu olup, bu tip iki dillilikte olumsuz bir gelişme sonucu dillerden hiç biri ilerletilememekte ve bunun sonucunda dil öğrenme yeteneği de tamamen gelişememektedir. Anadilin ve ikinci dilin yeterince bilinmediğinin fark edilmesi çoğu zaman derin bir inceleme yapmadan mümkün değildir. Bu çocukların ikinci dili, yani söz konusu durumda Almanca’yı kullanma yeteneklerinde bir eksiklik olduğu günlük konuşmalarda hiç dikkat çekmez. Bu eksiklik genelde çok daha sonra, okulda „bilişsel-akademik“ dilsel yeteneklerin önem kazanmasından sonra, örneğin soyut kavramlarla çalışılması gerektiğinde kendini gösterir. Ve insanın çevresinden aldığı dilsel verileri işleme ve böylece doğal diller öğrenme yeteneği, diğer bir deyişle dil öğrenme yeteneği bölünmez olduğundan, ana dildeki bu eksiklikler, diğer bir dilin öğrenilmesini de olumsuz etkilerler. Cummins (1979) bu durumu „karşılıklı bağımlılık“ olarak isimlendirilen teorisi ile açıklamaktadır. Bir kişinin ikinci ya da yabancı dilde erişebileceği dilsel beceriler (ehliyet ve performans düzeyi), büyük ölçüde bu kişinin kendi ana dilinde ulaşmış olduğu düzeye bağlıdır. İki dillilik konusundaki araştırmalardan elde edilen bulgular Ana dilin dil öğrenme sürecinde merkezi bir rol oynadığı, bu hususun ikinci dil için de, yani azınlık çocuklarının durumunda genelde bulundukları devletin resmi dili için de geçerli olduğu, özellikle iki dilli olarak yetişen çocukların dil ve okul alanındaki performanslarını konu alan iki dillilik araştırmalarından elde edilen bulgulardan da belli olmaktadır. Bu tip çok sayıda araştırma bulunmakta olup, bunlara örneğin Fthenakis/Sonner/Thrul/Walbiner (1985) ayrıntılı şekilde yer vermiştir. Örneğin Cummins (1979) akıcı şekilde okumayı öğrenme yeteneği konusundaki araştırmalarında, normal dil öğrenme esnasında sadece belirli bir dilin değil, dil kavramının bütün özellikleri ile birlikte öğrenildiği sonucuna varmıştır. Birinci ve ikinci dildeki bilişsel akademik konuşma yetenekleri, bunlara temel teşkil eden boyutların kendilerini göstermesi şeklinde ele alınabilirler. Bunların teşvik edilmemesi halinde, bir döngü oluşur: Başlangıçta kısıtlı olan bilişsel akademik konuşma yeteneği, ilerlemesini sağlayacak koşulları sınırlayarak, sürekli bir kısıtlılığa dönüşür. Bunun sonucunda okuma, yazma ve okul performansı kısıtlanır. Bu bilişsel akademik yetenek okulda ne kadar daha fazla talep edilirse, eksiklik de o kadar daha fazla belirgin olur, kısmen de daha sonra, ders planının ileri safhalarında ortaya çıkar. Azınlıkların ana dillerinin okulda teşvik edilmemesi doğal olarak ikinci dilin konuşulmasında eksikliklere yol açar. Ondört ülkeyi kapsayan geniş kapsamlı bir araştırma bu kanının özellikle okuma alanında çok doğru olduğunu göstermektedir: „Okuma dersinin çocuğun ana dilinde verilmemesi, genelde çocuğun okumada önemli bir yavaşlama ve gecikme ile karşılaşmasına yol açmaktadır.“ (Fthenakis/Sonner/Thrul/Walbiner 1985, S. 85)
Diğer yandan araştırmaların sonuçları ana dilin ders planında göz önünde bulundurulmasının göçmen çocukların okuldaki başarılarını olumlu etkilediğini göstermektedir. „Akademik başarıların“ önemi ile ilgili olarak aşağıdaki saptamalarda bulunulabilir: Yapılan istatistikler çerçevesinde ana dilin teşvik edilmesinin sadece ikinci dili değil, diğer başarı alanlarını da etkilediği tespit edilmiştir. Ayrıca mutlak sonuçlardan belli olan diğer bir husus da iki dilde eğitimin, düşük bir sosyal statüye sahip olmak ve dilsel bir azınlığın mensubu olmaktan kaynaklanan çifte dezavantajı dengeleyebilecek kapasiteye sahip olduğu ve bu şekilde şansların eşitliği hedefine ulaşılabileceğidir. (Fthenakis/Sonner/Thrul/Walbiner 1985, S. 89) Ayrıca ana dilin bilişsel önemi ile ilgili olarak da, iki dilde eğitimin muhtelif zeka alanlarında da yararlı olduğu söylenebilir, bununla beraber bu olumlu etkilerin iki dilli olmaktan kaynaklandığını kesin bir şekilde kanıtlamak oldukça zordur. Bu etkilerin en başında örneğin analitik yeteneklerin iyileşmesi (dilde tanımlanan ile tanım arasında ya da şekil ile içerik arasında ayırım yapabilme yeteneği) veya yaratıcı alandaki gelişmeler gelir. Bunların yanı sıra sosyal anlayış (dinleyicilere farklı yaklaşım) vs. konusunda da bulgular bulunmaktadır. Bununla beraber bu durum ancak koşulların avantajlı olması, dengeli bir iki dilliliğin söz konusu olması hallerinde geçerlidir (örneğin çocuğun yetiştiği evdeki koşulların elverişli olmasi). Yarım dillilik durumunda ise tam tersi bir etki görülmektedir: Okul yoluyla toplum içine girişin yetersizliği, ana dil ve ikinci dil bilgilerinin eksikliğine yol açmakta, bu durum çoğu zaman çocuğun somut kavramları anlaması ve kullanması gerektiğinde ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda çocuk doğal olarak okulda başarılı olamamaktadır. Aynı şekilde toplum içinde belirli bir standarda ulaşılamaması duygusal alanda sorunlara yol açar, yani yarım dillilik tüm kişiliği etkileyen bir sendrom olarak görülmelidir. (Fthenakis/Sonner/Thrul/Walbiner 1985, S. 19)
İki dille yetişen ve bir azınlığa mensup çocuklarda ana dilin teşvik edilmesinin sonuçta duygusal etkileri de bulunmaktadır: Azınlık kendini olumlu şekilde görmeye başlar ve içinde bulunduğu gruba olan yaklaşımı olumlu yönde gelişir; ayrıca motivasyon, okul ile aile arasındaki temasın sağlanması vs. gibi okul açısından önemli duygusal değişkenler de olumlu yönde etkilenir.
Ana dilin etkisinin önemi bir örnek yardımıyla açıklanacaktır: Rehbein (1987) Hamburg’da ana dili Türkçe olan çocuklarla yapılan bir araştırmaya değinmektedir. Araştırmada çocukların kendilerine okunan bir hikayeyi Almanca olarak tekrarlamaları istenmiştir. Hikaye bir gruba yalnız Almanca dilinde, diğer gruba ise Türkçe olarak okunmuştur. İkinci gruptaki çocuklar hikayeyi ana dillerinde dinledikleri ve bu sayede metni daha iyi anlayabildikleri için, diğer gruba oranla çok daha iyi sonuçlar almışlardır. Bu örnek duyduğunu anlamadaki eksikliğin doğal olarak ikinci dilde üretilen sonucun da yetersiz olmasına yol açtığını göstermektedir; buna karşılık metni anlaması garantilenen ikinci grup, ikinci dil olan Almanca’da da daha iyi sonuç almıştır. Genel olarak ifade etmek gerekirse: Belirli dilsel yetenekler gereken şekilde birinci dil olan L1’de öğrenilmez ve geliştirilmezse (örneğin dinlediğini anlamak veya okuduğunu anlamak), bu yeteneklerden ikinci dil olan L2’de de yararlanılamamaktadır.
Pedagojik sonuçlar
İki dillilik ile ilgili yayınların ve dil öğrenme konusundaki araştırmalardan elde edilen bulguların çoğu ana dilleri Almanca olmayan çocukların birinci dilde eğitim görmelerini ve zaten iki dil konuşmakta olmaları nedeniyle çocukların iki dilde büyütülmelerini tavsiye etmekte ve bu iki dilliliği köreltmek yerine geliştirmek ve teşvik etmek gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu görüşe temel teşkil eden nedenler aşağıda özetlenmiştir:
|